Ana içeriğe atla

Öyküler

ÖLÜYE GİTMEK
Düşüm bir çağrıydı. İlk otobüsün, şoför arkasındaki yeri yalvar yakar elde etmem hiçbir şeyi değiştirmiyordu; yalnızca sakindim. Gençliğimden bu yana, sık sık gelip geçtiğim bu kasabalar ve köhne beldeler, yenilenen ya da giderek eskiyen yüzleriyle her zamanki yerlerinde duruyor gibiydiler. Oysa değişen çok şey vardı. Ben evin bıraktığım gibi olmasını bekliyor, umuyor ve diliyordum ya, ev beklediğim, umduğum ve dilediğim gibi değildi. Evden yükselen ağlayıcı kadın sesleri, ailenin gözü yaşlı dişileri ve asık suratlı erkekleri; başka bir eve geldiğimi, konuk geldiğimi duyuruyorlardı. Öğle vakti, din görevlilerinin yanık ve karanlık ezgileriyle gerçeği anlamakta gecikmedim; rüyam bir çağrıydı. Toprak nemliydi ve babam artık yoktu. Çağrı benim düşüm değildi.
 

İNCİ
Kıyıya vuran, geceden kalan şeyler bizimdi nasılsa. Onları ayıklayan bu çocuk yüzlü adamlardan çok daha gençtik. İzliyorduk. Onlar bizden çok daha yaşlı, çok daha kirli ve çok daha uykusuzdular. Parıldayan kumların üstünde, nerdeyse boyumuza yaklaşan bu kabuklu yaratıkların dışını özenle temizliyorlar; tumturaklı bir edayla kumdan kaleler ve kumdan kederler biriktiriyorlar, gizemli sunaklar, içsel ayinler düzenler gibi sakınıyorlardı o ışıltılı taşları; evet, inciler gerçekti! İzini sürmekten yorgun düştüğümüz buluntulardı onlar. İnciler parlaktı ve bir tanesi siyahtı. O gün büyümüşüm; öyle diyorlar...
 

İKİZ
İkizim gitti. Ben buradayım. Ben buradayım. İkizim gitti. Siyah giderek koyuldu. Beyaz giderek açıldı. Ben sustum, o konuştu. O konuştu, ben sustum. Aramızdan geçen şeylerin kimsesizliği bizi biraz daha kalabalıkların arasında yalnız ve öksüz bırakarak, yalnızlığın renksiz atlarını tımarlamak üzere uzaklaştı içimizdeki patikanın tozunu yutarak ve biraz daha ayırarak saniyeler arasındaki mesafeyi, nerdeyse benzerini kovalayan bir hafiye edasıyla benimle geldi uykunun kucağına. ‘Kimi düşlerden uyanmak zordur,’ dedi birimiz. Birimiz sustu. Sessizliği ikiye bölmek zordu.
 

RADYO GÜNLERİ
‘Mahallenin gülü,’ diyorlardı ağabeyler, onun için. Her akşam üstü, yoksul ve doygun insanların oturduğu bu semtte, pilli radyosunu dama çıkarır (yalnızca üç tane vardı, yüz hanelik mahallede) ve sonuna kadar açardı sesini; ‘Hüsnüne güvenme..’ diye başlayıp giden bir şarkı kalmış aklımda, bir de babaannemin sigaradan iyice erleşmiş sesi: ‘Hah! Çıktı işte zilli... Dam güzeli diye buna derler.’ Kendi de eşlik ederdi şarkıya, programdaki tüm şarkıların sözlerini küçük kağıtlara yazar, bittiğinde biz meraklı çocuklar eteğinde toplanır, niyet çeker gibi şarkı çekerdik kahve tepsisinden. Biz o mahalleden taşındıktan sonra (annem söylemişti sanırım) kaçmış ve bir udiyle evlenmiş; gökten üç elma...
 
 
GECE UÇUŞU
Uçak hıncahınç doluydu. Bu telaşlı kalabalık, uçağa gelene kadar geçtikleri kontrol noktalarından edindikleri tedirginlikleri de uçağa taşımışlar, gece uçuşunun üstüne bir kat daha kasvet serpmişlerdi. Yerleştirilen valizler, takılan kemerler, uçak görevlilerinin uçarı hareketliliği ve sağa sola saçılan ikram ürünlerinin ucuzluğu cabasıydı. Kaptanın güvenli ve buyurgan sesi, bir nebze olsun içlerine su serpmekte, başlayan yolculuğun bir sonu olduğunu duyumsatmaktaydı. Kalkış ve iniş arasındaki ürkek bekleyiş, yolcular evlerine varana kadar sürecekti, yaralı hayvanlar gibi. Uçak alana indi. Bir kuşun motora yuva yaptığını kimse bilmiyordu.
 

FESLEĞENLER
İki siyah saksının içindeki, bu yeşillik kumkumasından çok, küçük tefek yapraklarıyla etrafa hayli yoğun misler sunan, toprakla gökyüzünü bir birbirinden ayıran çizginin yakınındaki iki varlık, üstlerindeki kara günlerin habercisi bulutun gölgesinden nasiplerini almıyorlardı hiç; oysa maviliğe yerleştirilmiş gibi duran, külrengi ve elişi çağrışımlı bu kesik, az sonra boşalacak göğün atlarının saklandığı bir hara gibi bungun, ikircimli yeşil topların üçgensi duruşunu tamamlıyor, bu boyalı piramidin tepesine oturuyordu; bir resimde donakalmış iki saksı fesleğen ve buluttular hepi topu. Ressam çoktan imzayı atıp gitmişti.
 
 
HAMAM
Suyun kurnadan akan gürültülü varlığı kubblerde yankılanırken buhar ve ısının şefkatli dokusu sardı gövdesini. Usulca göbek taşına uzanırken gözlerini kapadı. Akşamın bu erken saatlerinde bomboştu hamam. Göz kapaklarının ivecen kasları harekete geçmekte gecikmediler; cılız bir ışık kaynağı aydınlatıyordu köhnemeye yüz tutmuş nemli duvarları. Su, mermer ve boşluktan ibaret olan bu gizemli, tekinsiz ama sıcak havanın kucağında insanı pamuksu iklimlere götüren yapı, geçmişin zarif izlerini deri altına zerk eden bir maddenin uyuşturucu etkisini sunuyordu konuklarına. Bunalmıştı iyice. İyiliğin sıkıcı söylemiyle yorgun düşmüş gibi bir halsizlik vardı gövdesinde. Soğuk duşun altına doğru seğirtti. Uyanıyordu kasları, gerçek dünya dışarıdaydı ve şimdi başlıyordu gösteri.
 
 
BALIK HAFZASI
Hafızam bir tek beni mi yanıltıyordu? Olamaz. Kadife postallı darbecilerin, kelle avcısı dağ yabanlarının, uzamış sakalıyla cinnete yakın eylemcilerin, yoz dua ayincilerinin, soy sop ve namus cürümlerine imza atanların, canlı bomba tacirlerinin, eylemi soysuzlaştıranların (hercai kalpler susmuşken), ateşi yeniden söndürenlerin, yeniden yakmayanların, yeniden çalanların, eşkali belirli işkence odalarının ve odaklarının, adanmış hayatların, pencereden süzülen gençliklerin kaydı tutulmuyor muydu? Hafızam bir tek beni mi yanıltıyordu? Olamaz. Kurşun kalem taramaların, gereksiz hal ve gidişlerin, serseri mayınların, sersefil hizaların, hızarların kanlı uğultusunda; hafızam bir tek beni mi yanıltıyordu? Yaşıyor muyduk? Yaşıyor muydum? Unuttum. Gittim, akvaryuma yem attım.
 

BOSTAN KORKULUĞU
Koskoca, metal ve ayna yüzlü iş merkezlerinin arasına sıkışıp kalmış şu marul, soğan, sarımsak ve maydanoz ekili tarlanın güvenliği kimsenin sorunu değildi aslında. Tek gerçek varlığı, sabah ayazında kargaların gagaladığı korkuluktu. Olanca yeşile eğilimli canlının arasında, üstü başı karalara boyanmış, bu çalı çırpıdan oluşturulmuş, derme çatma yaratık, kısa boylu bitkicikler arasıda, başrole soyunan yeteneksiz bir oyuncunun hüznüyle salınıyordu rüzgarda. Bostancı her zamanki kederiyle, örtündüğü abalarla (ordan buradan edinilmiş), gitgide kararıyordu. Fırtına uzun sürdü o mevsim. İklim yer değiştiriyordu, yer değiştiriyordu korkuluk ve bostancı. Yeşillikler ona ağlıyordu.
 
AĞAÇLI GECE
Ağaç mıydı onlar? Evet. Ağaçların yeşili gecenin karanlığında bile seçiliyordu: İki servi.
Ağaçların dışındaki her şey karanlığın tülüyle örtülü, hayaletler gibi usul usul deviniyorlardı. Hareketsizdi ağaçlar ve yeşil. Öylece konuşmadan, birbirlerinden habersiz iki insan gibiydiler. Civardaki tek tük ışıklar da söndü. Herkes uykunun kucağındaydı şimdi. Ağaçlar daha da yeşillendi. Gün ağarana dek öylece kaldılar. Dünya renklerine yeniden bürünürken onlar git gide kararıyorlardı. Gece gibi.
 

OTEL
Boşunaydı belleğini yorarak bir sonuç almaya çalışması; olmuyordu işte... Günlerdir bu otele ne zaman yerleştiğini anımsamaya çalışıyordu. Hayatı ikiye bölünmüştü nerdeyse; OÖ ve OS (yani otelden önce ve otelden sonra). Önceki hayatıyla ilgili hiçbir ize rastlanmıyordu otelin giriş kayıtlarının tutulduğu defterde. Görevliye sorduğunda, bön bön bakmıştı adam. Kimliğindeki anlamsız detaylardan başka hiçbir şey yoktu. Doğum yeri ona bir şey söylemiyordu, ana baba adları da. Olmayacaktı böyle. Aceleyle, küçücük bir bavula ancak sığan eşyalarını toparladı ve hesabını keserek otelden ayrıldı. Aynı sokakta başka bir otele yerleşti. Eşyalarını dolaplara tıkıştırırken, ayrıldığı oteli düşündü. Buraya bugün taşınmıştı; anımsıyordu işte. Yeniden doğuş buydu.
 

KAHRAMAN
Buraya atanalı iki yılı doluyordu ama köy halkıyla arasındaki soğuk savaş o kadar sürmemişti. Daha ikinci haftada köyün ileri gelenlerinin, çocukların ve diğer öğretmenlerin güvenini kazanmış, ‘köyde yalnız bir genç kadın’ın ilk sınavını başarıyla geçmişti. Issız köy gecelerinden birinde, her zaman olduğu gibi kitap okuyordu, (nasıl olduğunu bir türlü anlayamadığı) olağandışı zaman ve uzamlara yol almış, nerdeyse kendinden geçercesine iştahla sayfaları birbiri ardına deviriyordu. Bir tıkırtı duydu. Israr ediyordu tıkırtı. Evet, kapı çalınıyordu ürkek ürkek. Kitabın sayfalarını açık bırakarak, dış kapıya doğru yöneldi. Korkuyordu. Yine de açtı kapıyı. Korkmasına hiç gerek yoktu oysa. Esmer, kısa koyu saçları şakaklarında düzensizce dağılan, kocaman siyah gözleriyle, pazulu kollarıyla kuvvetli olduğunu açıkça gösteren bir tavra bürünmüş, olayların akışını değiştirmek için yazarın sonradan romana kattığı yeni kahramandı gelen. ‘Hoş geldiniz,’ demek istedi...


ESKİYEN NE?
Koltuk yüzlerinin değiştirilme zamanı gelmişti. Oturula oturula gövdelerin biçimini almış, yaslanılan yerleri eprimişti. Renk de değişmişti doğal olarak. Daha açık bir renk seçmeliydi bu sefer. Ama onlar da kir gösteriyordu. Evde yaşayanlara da sormalıydı; kocası işte, çocuklar okuldaydı. Kullanıldıkça her şey eskiyordu. ‘İnsanlar bile,’ diye geçirdi içinden. Koltuk eskimiş çok mu? Varsın eskisin. Birden üstündeki elbiselerin de eskidiğini düşündü. Soyundu. Dolaplardaki elbiseler de eskimişti. Balkondan aşağı attı tümünü. Öylece, çırılçıplak koltuğun üzerinde kalakaldı. Çocuklar okuldan döndüğünde hala koltukta oturuyordu. ‘Tenim de eskimiş,’ diye sayıklıyordu.
 

YAZ VE HİÇ
Yatak sıcak sayılırdı. Yataktan doğrulacak gücü yoktu. Doğrulsa ne yapacaktı ki? Belki böyle olması daha iyiydi. Kıştı. Geceydi. Hastaydı. Ay görünmüyordu. Yalan ve yanlıştı her şey. Yorganı burnuna kadar çekti. Sıcak yaz günlerini özledi; özledi, özledi, özledi, özledi... Yaz olsa ne yazardı ki! Yaz değildi. Yazacak bir şeyi yoktu. Yazar da değildi. Kıştı. Geceydi. Hastaydı. Birden ay göründü sandı. ‘Ay..’ dedi. Sessizlik çoğalarak sürdü. Sessizlik bile değildi bu. Hiçbir şeydi ve hiç bitmedi.
 
(Hayat Siyah Ölüm Beyaz'dan...)

Yorumlar